Yazmasam Da Var Olurken, Bunca Yazma İhtiyacım Neden?
- Sibel Okan

- 27 Oca
- 3 dakikada okunur
Altını çizdiğim bu satırlar, Oruç Aruoba'nın “de ki işte” kitabından. Deneme yazım da, bu satırlarla demlenirken bende oluşan sorulara verdiğim cevaplardan.
"Hazırlanma
Bir gün güçlü bir zamk alırsın, eve gider, kitaplığını boşaltıp kitaplarını üst üste yere dizer, sonra, her bir yığındakileri sırayla, teker teker alıp sayfalarını birer birer birbirine yapıştırırsın, yine üst üste yere dizersin.
Ertesi gün -zamk iyice kuruyunca- kitaplarını eski yerlerine yerleştirirsin. Yine, aynı gün (ikinci, yani), daktilonun tuşlarını birer birer sökersin, bir torbaya doldurur, dışarı çıkar, torbayı sokaktaki çöp kutusuna atarsın.
O akşam, bütün kalemlerini çalışma masanın üstüne dizersin, sonra, teker teker alıp, dünden kalan zamkla (büyük bir kutu olmalı) mürekkep haznelerini iyice doldurursun (gerekiyorsa; sökülmüyorlarsa, haznelerde küçük birer delik açabilirsin), yine, masaya dizersin – onların kurumaları iki gün sürer.
Bu arada (üçüncü gün), evi iyice tarayarak, bütün kağıtları, defterleri, bloknotları, not kartlarını, vb. (ajandalar dahil) toplarsın, çalışma odasında, yere üst üste dizersin (farklı büyüklüktekilerle farklı yığınlar oluşturabilirsin). Sonra her birini birer birer alıp, bir makasla (çok keskin olmalı) her bir yaprağı ya da sayfayı ince şeritler halinde (1/4 cm kadar ende) keser, şeritleri masaya dizersin. -Bu iş de iki gününü alır.
Dördüncü günün akşamı, gider, sokak kapısını içeriden kilitler (evde senden başka kimse yoktur), anahtarı pencereden dışarı atarsın. Sonra, kitaplıktan en sevdiğin üç kitabı seçer, alır, çalışma masanın üstüne koyar, iskemleye oturur, gözlüklerini takarsın.
Şimdi okuyup yazmaya hazırsın.”
Oruç Aruoba, “de ki işte” kitabı

Yazmak, kitaplar, okumak, kalemler, kağıtlar, sayfalar;
yaşamla benim aramda köprü oluyorlar:
Ben, yaşamı ve başka var oluşları okuyorum kitaplardan, onların sayfalara yazdıklarından.
Ben, yaşama katılıyorum, bendekileri kağıda aktarırken.
Ben, başkalarının yaşamına dahil oluyorum, yazdıklarımdan okunurken.
Yazı ile aktarılanlar, canlılığın somut birer kanıtı gibi:
“Ben, o gün, oradaydım, öyle yapıyordum, bunları düşünüyordum, böyle hissediyordum.”
“Evet! Gerçekti yaşadıklarım.”
“Ben varım!”
“Bak, varlığımı yazdıklarımla kanıtlıyorum sana. Okusana!”
Sanki ihtiyacım(ız) var kanıta…
.
.
.
Sahi, insan neden yazıyla ifade etmek ister kendini?
Varlığını önce kendine, sonra da başkalarına kanıtlamak için mi?
Yazmasam da var olurken, bunca yazma ihtiyacım neden?
Evet, sanki kendi varlığını kanıtlamak istiyor var oluşum. Düşünüyorum, hissediyorum; ama bunları elle tutamıyor, gözle göremiyorum. Benliğim bazen bu varlığa inanmıyor; “hadi canım oradan!” diyor. Ama bu var oluşu yazdığımda, artık karşımda elle tutulur, gözle görülür, somut bir hal alıyor düşüncelerim, duygularım, beden duyumlarım. “Ah, evet!” diyor. “Varım!” “Yaşadıklarım; düşündüklerim, hissettiklerim, deneyimlerim gerçek. Bunu sana kanıtlayabilirim. Bak; buradan okuyabilirsin, senin de anlayabileceğin bir dile çevirdim.”
Yazı, kişinin duygularını, düşüncelerini, biricik benliğinin oluş halini, usta bir çevirmenlikle, kağıda aktarıyor. Günümüzde yapay zekaya hayran kalınıyor; bense yazıya hayran kalıyorum. Tekrar tekrar, her kelimemde, her okuduğumda, kalemimin kağıda her dokunuşunda.
Düşünsene; bedeninde bir sürü hücre ve sistem her an bir şeyler işliyor ve sentezliyor. Bu karışımın içine bir de düşünceler ekleniyor. Duygular ise hepsinin üzerine serpişiyor. Tüm bunların, birbirinden karşılıklı olarak etkilendiği bir ekosistemsin. Sana dışarıdan bakıldığında, ekosisteminde neler olup bitiyor bilinme şansı yok. Ki çoğunlukla sen bile kendi ekosisteminde neler olup bittiğini bilemiyorsun. Ama kendini bir başkasına ifade ediyorsan; seçtiğin kelimeler kadarıyla bir köprü kuruluyor:
senin ekosisteminden onun ekosistemine.
Bir de bu kelimeler sayfaya dökülürse, işte o zaman “o an” ölümsüzleşiyor. Ekosisteminde o anda olup bitenin çekilmiş bir fotoğrafı gibi. Manzara bir daha “birebir aynısı” olmayacak; bir daha öyle düşünmeyecek, hissetmeyecek, deneyimlemeyeceksin. Ama o an, o durum kayıt altına alınıyor yazı ile. Kalem, kağıdın üzerine mühürlüyor olanları, yaşananları, hissedilenleri…
.
.
.
Her bir kişinin, canlının, doğanın; yaşamın kendi dili var tabii. Bu dili birbirimizin en anlayabileceği hale getiriyoruz kelimelere dökerek. Müzikle, dansla, farklı ifade formlarıyla da ifade edebilirim, ki ediyorum da, ama o zaman tam benim demek istediğim anlaşılıyor mu? Emin değilim. Kelimelerle, bu ihtimali artırıyor gibiyim.
Gerçi kelimeler bile, karşıdaki ile kurduğumuz bu ortak köprüden geçip de onun diline çevrilirken anlam değişiklikleri, hatta kayıpları yaşanmıyor mu? Elbet yaşanıyor.
O halde kabul etmeliyim belki de, kendimi ne kadar açık bir dille ifade ettiğimi düşünsem de; benim kelimelerim senin diline çevrilirken değişip dönüşecek. Sen, beni, ancak kendi ekosisteminin (düşüncelerinin, duygularının, deneyimlerinin) nitelikleriyle anlayabileceksin.
Yani belki de; kelimeler ve yazı benim tercih ettiğim, keyif aldığım, içinde konforlu hissettiğim bir ifade şekli diye bana bu kadar anlamlı gelmesi.
En nihayetinde “Baktığın benim, gördüğün sensin.”-Rumi.
Sibel Okan
Yorumlar